Kristina Hamilton 43 yaşındaydı, üç çocuğu vardı, boşanma süreci devam ediyordu ve vücudu iflas etmeye başladığında tam zamanlı bir işi vardı. Cilt yaraları, geçmeyen döküntüler, şişmiş eklemler, yutma güçlüğü. Açıklama apaçık görünüyordu: stres onu içeriden parçalayıp yok ediyordu. Aylarca buna inandı.

Ama vücut sadece yarı yarıya yalan söylüyordu. Zamanla, hiçbir stres teorisinin açıklayamayacağı belirtiler ortaya çıktı: parmakları hayaletimsi bir beyaza döndü, sanki dolaşım onlardan çekilip gitmiş gibiydi. Sonra görmezden gelmesi daha da zor bir şey oldu — dişleri dökülmeye başladı. Bu duygusal tükenmişlik değildi. Bu, hayatını tehdit eden nadir bir hastalıktı; doktorların prognozunu hâlâ kesin olarak belirleyemediği bir hastalık.

Kristina’nın vakası, bedenin sizi inandırabileceği en tehlikeli hatalardan birini gözler önüne seriyor: ciddi bir şeyin belirtilerinin, yaşadığınız hayat hikâyesine kusursuzca uyduğunu. Bağlam acıyı haklı gösterdiğinde, daha fazlasını araştırmamak kolaydır. Ve bazen, bu gecikmenin bedeli ölçülemez olur.

