Her manşetten daha fazlasını anlatan bir fotoğraf var.
Lionel Messi, başı öne eğik, bakışları yere sabit, Rosario’daki El Prado mezarlığının mezarları arasında yürüyor. Kameraya bakmıyor. Kimseye bakmıyor. İçine bakıyor.
O cumartesi, sabah saat ikide, Jorge Messi hayatını kaybetti. 68 yaşındaydı. Uzun zamandır hastaydı; Dünya Kupası sırasında bile neredeyse kimse bunu bilmiyordu. Leo biliyordu. O yükü taşıyarak oynadı.

Pazar günü ona veda ettiler. Ailenin, bir kez olsun dünyanın bakmamasını ister gibiydi; artırılmış güvenlik önlemleri ve hatta drone kısıtlamalarıyla, samimi ve sıkı korunan bir tören. Ama bir fotoğraf sızdı. Ve o fotoğrafta söylenmeden kalan her şey var.
Çünkü dünyanın en iyisi olmadan önce Leo, bir topu ve başka hiç kimse inanmazken ona inanan bir babası olan Rosario’lu bir çocuktu. Onu Barcelona’ya giden uçağa bindiren Jorge’di.
Kapıları çalan, sözleşmeleri müzakere eden, kariyerinin neredeyse tamamında temsilcisi olan Jorge’di. O, sadece tribünde olan bir baba değildi. Cephede bir babaydı.

İşte bu yüzden mezarlıktaki o eğik baş bu kadar acıtıyor. Bu, sadece babasının yasını tutan bir oğul değil. Bu, kendisini buraya kadar getiren adama veda eden Rosario’lu çocuk. Kameralardan önce, kupalardan önce, Ballon d’Or’dan önce orada olan kişi. Artık kimsenin hatırlamadığı toprak sahalardaki ilk golleri gören kişi.
Taraftarlar kapılara notlar bıraktı: ‘Güçlü kal, Messi ailesi.’ ‘Güçlü kal, Messi, seni her zaman seveceğim.’ Sanki yirmi yıl boyunca onlara verdiği her şeyin, küçücük de olsa, karşılığını ona veriyorlardı.
Leo’nun gözleri yerde, o şekilde yürürken ne düşündüğünü kimse bilmiyor. Ama babasını kaybetmiş herkes tahmin edebilir. Söylenmeden kalanları düşünürsün. Artık bir golü alkışlamayacak elleri düşünürsün. Her şeyden önce, minnettar olmayı düşünürsün.
Messi, bir futbolcunun kazanabileceği her şeyi kazandı. Ama o pazar, Rosario’da, dünyanın en iyisi gibi yürümüyordu. Herhangi bir oğul gibi yürüyordu.
Ve bu, belki de tüm kariyeri boyunca verdiği en insani görüntüydü.
